Sayfalar

5.31.2012

DÜNYA İNSANLIĞI MUTLU MU ? 
          Dünya  nüfusunun  yaş ortalaması 29 . Bu yaş batıda yeni kuşak  olarak adlandırılıyor.   
          Nüfusunun  yaş ortalaması  genç olan  ülkeler  arasında biz ön sıralardayız. Bu   durumla övünüyoruz. Bu tavrı anlamakta güçlük çekiyorum. Bu nedenle  niçin sorusuna yanıt aradım. Bilim çevrelerinde  güvenilir  kaynaklar  yok denecek kadar az.  Bu soruya yanıt olabilecek güçlü  verileri  henüz bulamadım. 
         Yetkin ve demokratik ülkelerde ki  kamu güçlerinin birincil görevi insanın  mutluluğuna  yol açacak  durumları yüceltmek gerektiği olduğunu  kabul etmek zorundayız.  O kez  genç olmak mutluluğun önemli bir yolu mu ? Bunun için mi biz de Sayın  başbakan    "kürtaj yasağını" istiyor ve  sezeryana karşı duruşun gereğini   gündeme getiriyor?   "Her şeyden  sorumlu"  olduğunu  bildiren  başbakanın  "Üç çocuk , beş çocuk yapmak   istemlerinin"  temel nedeni nedir ? Bu halimizle  bugün  yetmiş beş milyon değil de, üç yüz milyon kişi olsaydık , bunun da  iki yüz milyonu  30 yaş ve üstü olsaydı   ne değişecekti ?  Yarın  ne değişir ?    Yaşlı bir dünya   mutsuzluğumuzun  nedenlerinden biri  mi ? Hayatımıza  mutluluk yükleyen  nicelik mi , nitelik midir ? Hangisi   bunların ? Yoksa ikisi de mi ? İkisi yanıtını verirsek  nicelik kolay da   niteliği nasıl  sağlayacağız ?
          Her doğum sonrası , ilk üç ayda tekrar gebe kalınamayacağına göre  , bir yıl için de ise bir kadının  çok az  olasılıkla  gebe kalabileceğine  göre ,  ancak  ikinci yıl tekrar  gebe kalacağını  kabul etmek zorundayız. Dokuz ay on günü de eklersek her çocuk arası  en iyimser tahminle iki sene demek oluyor. Yirmi yaşında  çocuk sahibi olan bir kadının otuz yaşına kadar  üç , hatta beş çocuk yapması mümkün . Ama bir kadının ve babanın     ; mesleğini de icra ederek , ya da köylük yerde  tarım da , hayvancılıkta çalışarak  ikişer  yaş  farkı olan  bu yavrularını   nitelikli  büyütmesi mümkün mü  ? Doğu bölgelerimiz de  en az  çocuklu ailelerin on çocuklu  olduğunu ileri  sürüyorlar  . Bu  doğrudur. Ama  , ağalığın ve feodal bağların    tutumu ve algısıdır bu .  Bu gün  bu algının sonuçlarını  inceleyenler  var mı ,  bilemiyorum. Aklı başında bir ülke bu tutum ve algının devam etmesinde ki  ısrarı ve sonuçlarını  incelemelidir.  Nitelikli büyütülmüş ,  en çok  iki çocuk sahibi  ve tek eşli  güneydoğulu ailelerin yüzde yetmiş olduğunu  hayal edin . Böyle bir  güneydoğu   bölgesinde herhalde PKK terör yapılanması  ve Hizbullah gibi örgütlenmeler ;  ölüme gidecek otuz bin  genç erkek ve genç  kız bulamazdı  ? Kaldı ki  çok sayıda çocuk sahibi annenin  doğal annelik duygusunun bozulmayacağı söylenemez. 
         Son ikiyüz yılda  fen bilimlerinde ki  muazzam buluşlara karşılık sosyal bilimler  de bu hıza koşut   gelişme görülmüyor. Sosyal bilimlerin   kurallaşan  alanlardan çok  teori sayılan   alanlara sıkışması   insan mutsuzluğunun ve mutluluğunun  nedenlerini    yeterli  olacak düzeyde   açıklayamamasına  neden oluyor . Ticarileşen  ve  mekanikleşen  dünya da felsefenin , sanatın  tamamen unutulması  ve  unutturulması  yanında  tüketen insanı hedeflenmesi  yüzünden , sosyal bilimler   insanın mutluluğuna ilişkin    soruları yanıtlamakta   yetersiz kalıyor. Konuya  dünya ölçeğinde bakıp dünyayı yeniden  tanımlayamıyor. Dünya ölçeğinde yöneten ve yönetilen , başka deyişle bağımsızlıkçı ,  bağımlı ve bağımsız insan kitlelerinde ki  hayat ve algı   farkını  bilimsel olarak ele alan ve dünyayı sarsan bir gelişme  görülmüyor.  Diğer bilim disiplinleri ile  bağıntılı  gelişmiş Sosyal  bilimler  olmaması   dünyanın yeniden tanımlanmasını   ve mevcut tanımlamaların  test edilmesini geciktirdiği gibi  eklemleme de yapılamıyor. Bu gerçeğin açtığı büyük çaplı derin kuyu  en fazla  çıkar  güçlerinin  ve din  temelli siyaset  yürütenlerin işine yarıyor. İnsanların ise mutsuzluğuna yol açıyor. 
          Faşizm ;   bu büyük çaplı derin kuyunun  etkinleşmesinin biricik sonucudur. Latin Amerika' da  ve Avrupa kıtasında Pinoşe'nin , Hitler'in , Musolli'nin , Franko'nun , Salazar'ın  dönemlerinin  yaşanması  bilimin  ötelenmesi , sıkışması ya da sıkışık tutulmasıdır. Sayılan bu isimler milli faşist yönetimlerdi . Şimdi ; uluslararası  güdümlü  ,  emireri olan    ve  zamanı geldiğinde  alaşağı edilen , edilecek olan   güleryüzlü  ,  ağlayarak ve konuşarak insan görünen  faşist yönetimler  işbaşındadır.  Gelişme sancısı  içinde  sayılan   bizim gibi ülkelerde  Seçmen olmak ve seçim yapmak  değersizleştirilmiştir. Çoğunluğun oyunu almayı becerebilen liderin   haklı  olduğu , doğru olduğu  ve iyiliğin mutlak kanıtı  olduğu   kabul ettirilmektedir.  
          İnsanlık için faşizm  savaşlardan çok daha kötüdür. Faşizm' de birkaç  kuşak süresince insan  her gün  ayakta ölmektedir. Savaşlarda ise  bir kuşağın bir  kısmı bir kaç günde  ölmektedir.Uzun süreli ölmek , aniden ölmekten çok daha beter ölümdür. 
         Bir milleti  ; faşizm mi , savaş mı ikilemine sokmak ise  dünya insanlığının utancıdır. Dünya  bu ikilemden vazgeçtiğinde insan  mutlu olacaktır. Şimdi mutlu değiliz . 
          Faşizmin  ayırdedici karakterinden biri  lider kadrosunda ki aşırı özgüven  olduğunu  saptamışlar. Olan biteni öğrendiğinizde  bunu anlıyorsunuz. Bu tehlikeli karakter kendini denetleyememektedir. Hiçbir uyarı ya da  toplumsal vicdana açık değildir. Oağanüstülük  içindedir.  Bu olağanüstülüğü  kabul etmeyen kim olursa olsun  cezalandırılır. Kendisinden başka her şey kötüdür. Zaten bu nedenle tarihsel bir travmadır. Alman toplumunda ki  sıcak olmayan insan ilişkileri  bu travmanın  güven üretmeyen yansımasıdır. 
           Dün gece bir TV kanalında  bir sosyoloji  profesörü olan siyasi bir yetkili , insanın kendisini tanımlamak için  "din'e ve  sosyal bir kimliğe ihtiyacı olduğunu  ve  doğru  siyaset yürüttüklerini " söylüyordu. Başka bir Profesör 'ün ,  "kendini tanımlamaya  insan olması yetmez mi ?"  sorusunu orada ki  herkes ıskaladı , duymazdan geldi. Tuhaf değil mi ? Telefonu , bilgisayarı , otomobili , uçağı , konforlu , konforsuz , varsıl , yoksul  yaşamı , paramızı ve  illah ...aklınıza gelen her şeyi , ne din'i ne de etnik kimliğimize göre elde etmiyor  ya da kullanmıyoruz.  Ne de varsıl , yoksul , konforlu , konforsuz hayatı bu kimliklere göre paylaşmıyoruz.   Hayat  ;  müslüman olanı , olmayanı   için  ayrılmıyor. . Herkes sağlığı için doktora gider ,  bir yerden bir yere gitmek için  uçağa veya başka araca biner. Herkes ağzında dişleri  ile yemek çiğner , herkes  dışkılar , herkes uyur.  Ama bu siyasetçiye göre doğru  olan , kendini  bir " kökenle , bir din ile " tanımlaması gereklidir. 
           İnsanın kamu hizmetinden , özgürlük ve eşitlikten faydalanması  ya da  mutlu olması için kendinin kim olduğunu , hangi mezhep , din ve ırktan olduğunu , " nereden gelip , nereye gittiğini"  yanıtlamaya ve  tanımlamaya ihtiyacı varmıdır ? Bu nasıl bir bilim  ve siyaset anlayışıdır ? Böylesine aşırı olan siyasi özgüvenin  bugün  yaygın insan kitlelerini  , yarın kendilerini mutsuz edeceği  kuşkusuzdur. Dünya insanlığının   bu  duruma  kayıtsız kalıyor görünmesi de  mutsuzluğu  perçinlemektedir.  
         İnsan her yerde insandır.  Yer , içer , sever , yatar , uyur , iş  yapar , Acı duyar , güler , ağlar...Ancak insanlaşmak her ülkede ya da her  öteki , diğer  olan  uygulamaların , hukukun ve bilimin  maddi   çevresinde   başka başkadır .   İnsan ; hangi koşullarda  ortak değer üretir ve hangi ortamlarda en iyi ve en doğru  değer  üretmek ve insanlaşmak   mümkündür  (?) sorusunu   insanın kendisi ; ortak ve güçlü biçimde yanıtlamadıkça mutsuz olmaya devam edecektir. 


leyla erdem yiğit 
31 mayıs  2012