DÜNYA İNSANLIĞI MUTLU MU ?
Dünya nüfusunun yaş ortalaması 29 . Bu yaş batıda yeni kuşak olarak adlandırılıyor.
Nüfusunun yaş ortalaması genç olan ülkeler arasında biz ön sıralardayız. Bu durumla övünüyoruz. Bu tavrı anlamakta güçlük çekiyorum. Bu nedenle niçin sorusuna yanıt aradım. Bilim çevrelerinde güvenilir kaynaklar yok denecek kadar az. Bu soruya yanıt olabilecek güçlü verileri henüz bulamadım.
Yetkin ve demokratik ülkelerde ki kamu güçlerinin birincil görevi insanın mutluluğuna yol açacak durumları yüceltmek gerektiği olduğunu kabul etmek zorundayız. O kez genç olmak mutluluğun önemli bir yolu mu ? Bunun için mi biz de Sayın başbakan "kürtaj yasağını" istiyor ve sezeryana karşı duruşun gereğini gündeme getiriyor? "Her şeyden sorumlu" olduğunu bildiren başbakanın "Üç çocuk , beş çocuk yapmak istemlerinin" temel nedeni nedir ? Bu halimizle bugün yetmiş beş milyon değil de, üç yüz milyon kişi olsaydık , bunun da iki yüz milyonu 30 yaş ve üstü olsaydı ne değişecekti ? Yarın ne değişir ? Yaşlı bir dünya mutsuzluğumuzun nedenlerinden biri mi ? Hayatımıza mutluluk yükleyen nicelik mi , nitelik midir ? Hangisi bunların ? Yoksa ikisi de mi ? İkisi yanıtını verirsek nicelik kolay da niteliği nasıl sağlayacağız ?
Her doğum sonrası , ilk üç ayda tekrar gebe kalınamayacağına göre , bir yıl için de ise bir kadının çok az olasılıkla gebe kalabileceğine göre , ancak ikinci yıl tekrar gebe kalacağını kabul etmek zorundayız. Dokuz ay on günü de eklersek her çocuk arası en iyimser tahminle iki sene demek oluyor. Yirmi yaşında çocuk sahibi olan bir kadının otuz yaşına kadar üç , hatta beş çocuk yapması mümkün . Ama bir kadının ve babanın ; mesleğini de icra ederek , ya da köylük yerde tarım da , hayvancılıkta çalışarak ikişer yaş farkı olan bu yavrularını nitelikli büyütmesi mümkün mü ? Doğu bölgelerimiz de en az çocuklu ailelerin on çocuklu olduğunu ileri sürüyorlar . Bu doğrudur. Ama , ağalığın ve feodal bağların tutumu ve algısıdır bu . Bu gün bu algının sonuçlarını inceleyenler var mı , bilemiyorum. Aklı başında bir ülke bu tutum ve algının devam etmesinde ki ısrarı ve sonuçlarını incelemelidir. Nitelikli büyütülmüş , en çok iki çocuk sahibi ve tek eşli güneydoğulu ailelerin yüzde yetmiş olduğunu hayal edin . Böyle bir güneydoğu bölgesinde herhalde PKK terör yapılanması ve Hizbullah gibi örgütlenmeler ; ölüme gidecek otuz bin genç erkek ve genç kız bulamazdı ? Kaldı ki çok sayıda çocuk sahibi annenin doğal annelik duygusunun bozulmayacağı söylenemez.
Son ikiyüz yılda fen bilimlerinde ki muazzam buluşlara karşılık sosyal bilimler de bu hıza koşut gelişme görülmüyor. Sosyal bilimlerin kurallaşan alanlardan çok teori sayılan alanlara sıkışması insan mutsuzluğunun ve mutluluğunun nedenlerini yeterli olacak düzeyde açıklayamamasına neden oluyor . Ticarileşen ve mekanikleşen dünya da felsefenin , sanatın tamamen unutulması ve unutturulması yanında tüketen insanı hedeflenmesi yüzünden , sosyal bilimler insanın mutluluğuna ilişkin soruları yanıtlamakta yetersiz kalıyor. Konuya dünya ölçeğinde bakıp dünyayı yeniden tanımlayamıyor. Dünya ölçeğinde yöneten ve yönetilen , başka deyişle bağımsızlıkçı , bağımlı ve bağımsız insan kitlelerinde ki hayat ve algı farkını bilimsel olarak ele alan ve dünyayı sarsan bir gelişme görülmüyor. Diğer bilim disiplinleri ile bağıntılı gelişmiş Sosyal bilimler olmaması dünyanın yeniden tanımlanmasını ve mevcut tanımlamaların test edilmesini geciktirdiği gibi eklemleme de yapılamıyor. Bu gerçeğin açtığı büyük çaplı derin kuyu en fazla çıkar güçlerinin ve din temelli siyaset yürütenlerin işine yarıyor. İnsanların ise mutsuzluğuna yol açıyor.
Faşizm ; bu büyük çaplı derin kuyunun etkinleşmesinin biricik sonucudur. Latin Amerika' da ve Avrupa kıtasında Pinoşe'nin , Hitler'in , Musolli'nin , Franko'nun , Salazar'ın dönemlerinin yaşanması bilimin ötelenmesi , sıkışması ya da sıkışık tutulmasıdır. Sayılan bu isimler milli faşist yönetimlerdi . Şimdi ; uluslararası güdümlü , emireri olan ve zamanı geldiğinde alaşağı edilen , edilecek olan güleryüzlü , ağlayarak ve konuşarak insan görünen faşist yönetimler işbaşındadır. Gelişme sancısı içinde sayılan bizim gibi ülkelerde Seçmen olmak ve seçim yapmak değersizleştirilmiştir. Çoğunluğun oyunu almayı becerebilen liderin haklı olduğu , doğru olduğu ve iyiliğin mutlak kanıtı olduğu kabul ettirilmektedir.
İnsanlık için faşizm savaşlardan çok daha kötüdür. Faşizm' de birkaç kuşak süresince insan her gün ayakta ölmektedir. Savaşlarda ise bir kuşağın bir kısmı bir kaç günde ölmektedir.Uzun süreli ölmek , aniden ölmekten çok daha beter ölümdür.
Bir milleti ; faşizm mi , savaş mı ikilemine sokmak ise dünya insanlığının utancıdır. Dünya bu ikilemden vazgeçtiğinde insan mutlu olacaktır. Şimdi mutlu değiliz .
Faşizmin ayırdedici karakterinden biri lider kadrosunda ki aşırı özgüven olduğunu saptamışlar. Olan biteni öğrendiğinizde bunu anlıyorsunuz. Bu tehlikeli karakter kendini denetleyememektedir. Hiçbir uyarı ya da toplumsal vicdana açık değildir. Oağanüstülük içindedir. Bu olağanüstülüğü kabul etmeyen kim olursa olsun cezalandırılır. Kendisinden başka her şey kötüdür. Zaten bu nedenle tarihsel bir travmadır. Alman toplumunda ki sıcak olmayan insan ilişkileri bu travmanın güven üretmeyen yansımasıdır.
Dün gece bir TV kanalında bir sosyoloji profesörü olan siyasi bir yetkili , insanın kendisini tanımlamak için "din'e ve sosyal bir kimliğe ihtiyacı olduğunu ve doğru siyaset yürüttüklerini " söylüyordu. Başka bir Profesör 'ün , "kendini tanımlamaya insan olması yetmez mi ?" sorusunu orada ki herkes ıskaladı , duymazdan geldi. Tuhaf değil mi ? Telefonu , bilgisayarı , otomobili , uçağı , konforlu , konforsuz , varsıl , yoksul yaşamı , paramızı ve illah ...aklınıza gelen her şeyi , ne din'i ne de etnik kimliğimize göre elde etmiyor ya da kullanmıyoruz. Ne de varsıl , yoksul , konforlu , konforsuz hayatı bu kimliklere göre paylaşmıyoruz. Hayat ; müslüman olanı , olmayanı için ayrılmıyor. . Herkes sağlığı için doktora gider , bir yerden bir yere gitmek için uçağa veya başka araca biner. Herkes ağzında dişleri ile yemek çiğner , herkes dışkılar , herkes uyur. Ama bu siyasetçiye göre doğru olan , kendini bir " kökenle , bir din ile " tanımlaması gereklidir.
İnsanın kamu hizmetinden , özgürlük ve eşitlikten faydalanması ya da mutlu olması için kendinin kim olduğunu , hangi mezhep , din ve ırktan olduğunu , " nereden gelip , nereye gittiğini" yanıtlamaya ve tanımlamaya ihtiyacı varmıdır ? Bu nasıl bir bilim ve siyaset anlayışıdır ? Böylesine aşırı olan siyasi özgüvenin bugün yaygın insan kitlelerini , yarın kendilerini mutsuz edeceği kuşkusuzdur. Dünya insanlığının bu duruma kayıtsız kalıyor görünmesi de mutsuzluğu perçinlemektedir.
İnsan her yerde insandır. Yer , içer , sever , yatar , uyur , iş yapar , Acı duyar , güler , ağlar...Ancak insanlaşmak her ülkede ya da her öteki , diğer olan uygulamaların , hukukun ve bilimin maddi çevresinde başka başkadır . İnsan ; hangi koşullarda ortak değer üretir ve hangi ortamlarda en iyi ve en doğru değer üretmek ve insanlaşmak mümkündür (?) sorusunu insanın kendisi ; ortak ve güçlü biçimde yanıtlamadıkça mutsuz olmaya devam edecektir.
leyla erdem yiğit
31 mayıs 2012
Dünya nüfusunun yaş ortalaması 29 . Bu yaş batıda yeni kuşak olarak adlandırılıyor.
Nüfusunun yaş ortalaması genç olan ülkeler arasında biz ön sıralardayız. Bu durumla övünüyoruz. Bu tavrı anlamakta güçlük çekiyorum. Bu nedenle niçin sorusuna yanıt aradım. Bilim çevrelerinde güvenilir kaynaklar yok denecek kadar az. Bu soruya yanıt olabilecek güçlü verileri henüz bulamadım.
Yetkin ve demokratik ülkelerde ki kamu güçlerinin birincil görevi insanın mutluluğuna yol açacak durumları yüceltmek gerektiği olduğunu kabul etmek zorundayız. O kez genç olmak mutluluğun önemli bir yolu mu ? Bunun için mi biz de Sayın başbakan "kürtaj yasağını" istiyor ve sezeryana karşı duruşun gereğini gündeme getiriyor? "Her şeyden sorumlu" olduğunu bildiren başbakanın "Üç çocuk , beş çocuk yapmak istemlerinin" temel nedeni nedir ? Bu halimizle bugün yetmiş beş milyon değil de, üç yüz milyon kişi olsaydık , bunun da iki yüz milyonu 30 yaş ve üstü olsaydı ne değişecekti ? Yarın ne değişir ? Yaşlı bir dünya mutsuzluğumuzun nedenlerinden biri mi ? Hayatımıza mutluluk yükleyen nicelik mi , nitelik midir ? Hangisi bunların ? Yoksa ikisi de mi ? İkisi yanıtını verirsek nicelik kolay da niteliği nasıl sağlayacağız ?
Her doğum sonrası , ilk üç ayda tekrar gebe kalınamayacağına göre , bir yıl için de ise bir kadının çok az olasılıkla gebe kalabileceğine göre , ancak ikinci yıl tekrar gebe kalacağını kabul etmek zorundayız. Dokuz ay on günü de eklersek her çocuk arası en iyimser tahminle iki sene demek oluyor. Yirmi yaşında çocuk sahibi olan bir kadının otuz yaşına kadar üç , hatta beş çocuk yapması mümkün . Ama bir kadının ve babanın ; mesleğini de icra ederek , ya da köylük yerde tarım da , hayvancılıkta çalışarak ikişer yaş farkı olan bu yavrularını nitelikli büyütmesi mümkün mü ? Doğu bölgelerimiz de en az çocuklu ailelerin on çocuklu olduğunu ileri sürüyorlar . Bu doğrudur. Ama , ağalığın ve feodal bağların tutumu ve algısıdır bu . Bu gün bu algının sonuçlarını inceleyenler var mı , bilemiyorum. Aklı başında bir ülke bu tutum ve algının devam etmesinde ki ısrarı ve sonuçlarını incelemelidir. Nitelikli büyütülmüş , en çok iki çocuk sahibi ve tek eşli güneydoğulu ailelerin yüzde yetmiş olduğunu hayal edin . Böyle bir güneydoğu bölgesinde herhalde PKK terör yapılanması ve Hizbullah gibi örgütlenmeler ; ölüme gidecek otuz bin genç erkek ve genç kız bulamazdı ? Kaldı ki çok sayıda çocuk sahibi annenin doğal annelik duygusunun bozulmayacağı söylenemez.
Son ikiyüz yılda fen bilimlerinde ki muazzam buluşlara karşılık sosyal bilimler de bu hıza koşut gelişme görülmüyor. Sosyal bilimlerin kurallaşan alanlardan çok teori sayılan alanlara sıkışması insan mutsuzluğunun ve mutluluğunun nedenlerini yeterli olacak düzeyde açıklayamamasına neden oluyor . Ticarileşen ve mekanikleşen dünya da felsefenin , sanatın tamamen unutulması ve unutturulması yanında tüketen insanı hedeflenmesi yüzünden , sosyal bilimler insanın mutluluğuna ilişkin soruları yanıtlamakta yetersiz kalıyor. Konuya dünya ölçeğinde bakıp dünyayı yeniden tanımlayamıyor. Dünya ölçeğinde yöneten ve yönetilen , başka deyişle bağımsızlıkçı , bağımlı ve bağımsız insan kitlelerinde ki hayat ve algı farkını bilimsel olarak ele alan ve dünyayı sarsan bir gelişme görülmüyor. Diğer bilim disiplinleri ile bağıntılı gelişmiş Sosyal bilimler olmaması dünyanın yeniden tanımlanmasını ve mevcut tanımlamaların test edilmesini geciktirdiği gibi eklemleme de yapılamıyor. Bu gerçeğin açtığı büyük çaplı derin kuyu en fazla çıkar güçlerinin ve din temelli siyaset yürütenlerin işine yarıyor. İnsanların ise mutsuzluğuna yol açıyor.
Faşizm ; bu büyük çaplı derin kuyunun etkinleşmesinin biricik sonucudur. Latin Amerika' da ve Avrupa kıtasında Pinoşe'nin , Hitler'in , Musolli'nin , Franko'nun , Salazar'ın dönemlerinin yaşanması bilimin ötelenmesi , sıkışması ya da sıkışık tutulmasıdır. Sayılan bu isimler milli faşist yönetimlerdi . Şimdi ; uluslararası güdümlü , emireri olan ve zamanı geldiğinde alaşağı edilen , edilecek olan güleryüzlü , ağlayarak ve konuşarak insan görünen faşist yönetimler işbaşındadır. Gelişme sancısı içinde sayılan bizim gibi ülkelerde Seçmen olmak ve seçim yapmak değersizleştirilmiştir. Çoğunluğun oyunu almayı becerebilen liderin haklı olduğu , doğru olduğu ve iyiliğin mutlak kanıtı olduğu kabul ettirilmektedir.
İnsanlık için faşizm savaşlardan çok daha kötüdür. Faşizm' de birkaç kuşak süresince insan her gün ayakta ölmektedir. Savaşlarda ise bir kuşağın bir kısmı bir kaç günde ölmektedir.Uzun süreli ölmek , aniden ölmekten çok daha beter ölümdür.
Bir milleti ; faşizm mi , savaş mı ikilemine sokmak ise dünya insanlığının utancıdır. Dünya bu ikilemden vazgeçtiğinde insan mutlu olacaktır. Şimdi mutlu değiliz .
Faşizmin ayırdedici karakterinden biri lider kadrosunda ki aşırı özgüven olduğunu saptamışlar. Olan biteni öğrendiğinizde bunu anlıyorsunuz. Bu tehlikeli karakter kendini denetleyememektedir. Hiçbir uyarı ya da toplumsal vicdana açık değildir. Oağanüstülük içindedir. Bu olağanüstülüğü kabul etmeyen kim olursa olsun cezalandırılır. Kendisinden başka her şey kötüdür. Zaten bu nedenle tarihsel bir travmadır. Alman toplumunda ki sıcak olmayan insan ilişkileri bu travmanın güven üretmeyen yansımasıdır.
Dün gece bir TV kanalında bir sosyoloji profesörü olan siyasi bir yetkili , insanın kendisini tanımlamak için "din'e ve sosyal bir kimliğe ihtiyacı olduğunu ve doğru siyaset yürüttüklerini " söylüyordu. Başka bir Profesör 'ün , "kendini tanımlamaya insan olması yetmez mi ?" sorusunu orada ki herkes ıskaladı , duymazdan geldi. Tuhaf değil mi ? Telefonu , bilgisayarı , otomobili , uçağı , konforlu , konforsuz , varsıl , yoksul yaşamı , paramızı ve illah ...aklınıza gelen her şeyi , ne din'i ne de etnik kimliğimize göre elde etmiyor ya da kullanmıyoruz. Ne de varsıl , yoksul , konforlu , konforsuz hayatı bu kimliklere göre paylaşmıyoruz. Hayat ; müslüman olanı , olmayanı için ayrılmıyor. . Herkes sağlığı için doktora gider , bir yerden bir yere gitmek için uçağa veya başka araca biner. Herkes ağzında dişleri ile yemek çiğner , herkes dışkılar , herkes uyur. Ama bu siyasetçiye göre doğru olan , kendini bir " kökenle , bir din ile " tanımlaması gereklidir.
İnsanın kamu hizmetinden , özgürlük ve eşitlikten faydalanması ya da mutlu olması için kendinin kim olduğunu , hangi mezhep , din ve ırktan olduğunu , " nereden gelip , nereye gittiğini" yanıtlamaya ve tanımlamaya ihtiyacı varmıdır ? Bu nasıl bir bilim ve siyaset anlayışıdır ? Böylesine aşırı olan siyasi özgüvenin bugün yaygın insan kitlelerini , yarın kendilerini mutsuz edeceği kuşkusuzdur. Dünya insanlığının bu duruma kayıtsız kalıyor görünmesi de mutsuzluğu perçinlemektedir.
İnsan her yerde insandır. Yer , içer , sever , yatar , uyur , iş yapar , Acı duyar , güler , ağlar...Ancak insanlaşmak her ülkede ya da her öteki , diğer olan uygulamaların , hukukun ve bilimin maddi çevresinde başka başkadır . İnsan ; hangi koşullarda ortak değer üretir ve hangi ortamlarda en iyi ve en doğru değer üretmek ve insanlaşmak mümkündür (?) sorusunu insanın kendisi ; ortak ve güçlü biçimde yanıtlamadıkça mutsuz olmaya devam edecektir.
leyla erdem yiğit
31 mayıs 2012

.jpg)






